«

»

May 25 2016

Mirasyedi (İlk yazı)

Mirasyedi-baslikResmiHer Telden-logo

.

Mirasyedi

 

Merhaba Sevgili Okur,

Öncelikle, neden “Her Telden”?..
Sağlığında Sevgili Babam çeşitli yayın organlarında köşe yazıları yazardı. “Her Telden”di köşesinin adı. Şimdi O’nu anarak ve O’na ithafen ben de “Her Telden” diyorum…
Yani biraz sohbet, biraz muhabbet, biraz çizgi roman, biraz sinema…

Ortaya karışık sizin anlayacağınız.
Merak etmeyiniz, her sözü bir yerden çizgiye veya sinemaya bağlayacağız…

Lafa girelim mi artık?
Girelim…
Babamla başladık, ordan devam edelim…

Onulmaz bir kitap hastasıydı babam ve onulmaz bir sinemakolik…
Sinema tarafına eğilelim önce:

makara60’lı yılların ortalarında, daha TV yayını bile yokken, bizim evimizde devasa bir sinema makinesi vardı. Babam nerden bulduydu, nasıl aldıydı oraları bilmem. Düşünebiliyor musunuz; bildiğiniz 35 mm’lik film oynatan gerçek bir sinema makinesi…
Beyoğlu İstiklal Caddesi‘ne gider, orada kurduğu dostluklar ve arkadaşlıklar sonucu eve makara makara film taşır dururdu. Makara deyip geçmeyin; bir makara film, orta boy bir tepsi büyüklüğündeydi. Ortalama uzunlukta bir film ise 4-5 makaraydı.

Diyelim bir film izleyeceğiz…
Başladıktan 20 küsur dakika sonra makara biter. Işıklar açılır. Babam kalkar, eski makarayı çıkarır ve yeni makarayı takar.
10 dakika reklam arası gibi…
Bu kadar zahmetle film izliyoruz (dedim ya, daha TV yayını bile yok diye) eh, konu-komşuya da haber verilirdi.
Eski evler. Odalar ufak. O küçücük odanın içine 15-20 kişi doluşurdu. Anneciğim misafirlere çay ikram eder, onunla birlikte filmi kimi zaman kapı dibinden ayakta izlerdik.

İşte ben sinema büyüsüne ilk bu zamanlarda kapıldım. Hayatımdaki ilk çizgi karakterlerle bu zamanlarda tanıştım.
Miki Fare’yi, Donald ve Varyemez Amca’yı, Gufi’yi, Zorro’yu babam ve o eski sinema makinesiyle tanıdım. Alman Yönetmen Fritz Lang‘ın Dr. Mabüs‘üyle korktum, İngiliz aktör Norman Wisdom‘la güldüm…

*          *          *

E bu kadarla bırakır mıydı sevgili babam beni? Rol modelimdi o benim ve bir kitap aşığıydı aynı zamanda.
Evimize giren para bir adet emekli aylığıydı ve o, bu paranın hatırı sayılır bir bölümünü kitap, gazete ve dergilere yatırırdı. Onları okşar, sever, tozunu alır ve konuşurdu.
Kitaplar özel izinle okunabilirdi ancak ve sayfaları hiçbir zaman 90 dereceden daha fazla açılamazdı. Böylece, üzerinden yıllar dahi geçmiş olsa bayiden ilk alındığı kondüsyonlarıyla korunurlardı.
Örneğin ben, elime yeni bir kitap aldığımda ilk önce sayfalarının arasına dalıp koklamayı babamdan öğrendim.
Kitapla kurduğunuz ilk iletişimdir bu…
Size ipuçları verir; eskiliği, yeniliği, doluluğu, doygunluğu hakkında.
Boyanın kokusu gelir önce; sonra kağıdınki… Sarı saman kağıtsa eğer bir başka ağdalı kokar, beyaz 1. hamur kağıtsa yine bir başka…
Kuşe kağıt asildir ama sarı kağıdın alçakgönüllülüğü ve sıcaklığı yoktur onda.
Snffff!..
Deneyin, çok seveceksiniz…
Deneyin…
Bir süre sonra gözleriniz kapalıyken bile tanıyacaksınız kitaplarınızı.
Kadınlar gibidir kitaplar. Hep ilgi isterler aslında.
Okunmak isterler…

O zamanlar fasiküller halinde yayınlanan ansiklopediler vb. yayınlar da vardı.

eminBarin

Emin Barın

Fasikülleri haftadan haftaya bayiden satın alarak biriktirir, yine yayınevinin hazırladığı cilt kapağıyla birlikte bir mücellithanneye gider ciltlettirirdiniz.
Bizim mücellithanemiz İstanbul/Çemberlitaş‘taydı ve adı da Barın Cilt Evi‘ydi. Sahibi değerli bir hattat, cilt sanatçısı ve koleksiyoner Emin Barın‘dı.
Bir sanat eseri gibi ciltlenirdi kitaplarınız. Eğer isterseniz cildin ön yüzünde uygun bir yere sıcak yaldızla isminiz de yazılırdı.
Böylece kitap her şeyiyle; sayfaları, şirazesi ve kokusuyla adınıza tescillenmiş olurdu (Şiraze [Farsça], Kitap ciltlerinin iki ucunda bulunan ve yaprakları muntazam tutan ibrişimden örülmüş ince şerit).
Babamla buraya birçok defa gelip-gidişimizi hatırlarım.
Aynen para taşıyan zırhlı araçlar gibi büyük bir dikkat ve itinayla götürür getirirdik fasikülleri.

*          *          *

Babamın kitap sevgisi dur-durak bilmiyordu. Haftalık mecmualar (dergiler), gazeteler, o, bu derken şimdi de çizgi romanlara sarmıştı.
O zamanlar ne bulursa topluyordu: Teksas, Tommiks, Kaptan Swing, Tom Braks, Kinowa, Zagor, Mister No., Zembla, Pekos Bill, Tex, Mandrake, Kızılmaske, Nilüfer, Korku Magazin vs. vs.
Bütün saydığım çizgi kahramanların fasikülleri ayrı ayrı biriktiriliyor ve ilk günkü performanslarıyla korunuyordu. Sararırlar diye güneşte; bırakın güneşi, ışıkta bile durmaları yasaktı. Yavaş yavaş birikmelerine dayanamamış olacaktı ki bazı kitapları gidip cilt olarak toptan almaya dahi başlamıştı.
Sinema makinesinin de durduğu arka odamız bir hazine odasına dönüşmüştü.
Odanın bir yanında film makaraları, diğer bir yanında Ses, Hayat, Akis vb. dergileri ve Cumhuriyet gazeteleri, diğer bir yanda da ‘tam seri’ çizgi romanlar…
Odanın içindekilerin toplam değeri, bugünkü şartlarda bir servetti.

bonelli-2Ve işte böylece yaşamıma yeni birileri girdi:
Çelik Blek ve Çilli Rodi’yle, Tommiks ve uzatmalı sevgilisi Suzi’yle tanıştım.
Tonton’un köftelerine imrenirken, Çiko’ya kahkahalarla güldüm.
Korku Magazin’le korkup, ilk platonik aşkımı bir sanal kahraman Nilüfer’le yaşadım…

Bir çocuk olarak başka ne isterdim ki?..

*          *          *

Babam bir kış gecesi, ben 13 yaşımdayken öldü…

*          *          *

Artık hazine odasındaki her şey benimdi.
Kim dur diyecekti bana?
Evet alışkanlıklarımın esiriydim; hala kitap sayfalarını 90 dereceden fazla açmıyordum (ciltli kitaplarda hala bu kurala uymaya çalışırım) ancak hazineyi dilediğimce kullanma yetkisi henüz 13 yaşında bir çocuk olarak maalesef artık benimdi…

Okudum, okudum… Karıştırdım, inceledim, kokladım.
Bu bir süre böyle gitti.
Ancak anneciğim, elde kalan bir tek dul maaşıyla artık evi idare etmek zorundaydı.
Kendince evi derleyip toplamak, ortalığa ‘çeki-düzen’ vermek istiyordu.
“Alacaklarını al, kalanları eskiciye verelim gitsin” dedi bir gün.
Ona göre fazla kitaplar böcek yapıyordu.
Yanlış anlaşılmasın, annem kitap okumayan biri değildi. O yıllarda benden daha sıkı bir okuyucuydu. Onunla birlikte, kömür sobasının ısıttığı sımsıcak odamızda saatlerce kitap okuduğumuzu bilirim.
Ama onca kitapla baş edecek ne zamanı ne de enerjisi vardı.
Ben ise henüz 13 yaşımdaydım…

*          *          *

İlk önce sinema makinesi gitti evden.
Bir Mahir amcamız vardı mahallemizde. Babam kadar olmasa da sinemaya meraklıydı.

O aldı makineyi. Mahzun bakişlarımı görünce de, “Merak etme film seyrederken sana da haber veririm, birlikte izleriz. Üzülme” dedi.
Birkaç kez gittim film izlemeye. Ancak sinema makinesi artık bizim değildi…
Başlarda çok üzüldüysem de, deneme yayınlarına başlanmış TV denilen sihirli kutu bu acıyı çok çabuk aldı üzerimden.

Sonra kitaplar gitti bir bir…
Bir kısmını ayırıp sakladıysak da, çoğu gitti.

Çizgi romanları elden çıkarma görevini bana verdi annem.
Hepsini okumuş olsam da, nasıl kıyacaktım onlara?

Bir kısmını (bana göre daha az heyecan verici olanlarını) toptan ve yok pahasına sattık.
Bir kısmını eşin dostun çocuklarına hediye ettik.
Bir kısmını da ben değiş-tokuşlarda tükettim.

Yeri gelmişken bu değiş-tokuş olayını da bir açayım:
İstanbul Pangaltı’da bir Tan Sineması vardı.

 

tan_sinemasi

Yetmişli yıllarda Pangaltı’yı gösteren bir fotoğraf. Resmin sol alt köşesindeki bina çocukluğumun en güzel anılarından bir bölümüne sahne olan “Tan Sineması”dır.

O zamanlar sinemalar büyük salonlara sahipti. Şimdiki gibi ‘Cep Sinemaları’ yoktu. Kocaman bir perdede izlenirdi filmler. Salonlar 400-500 kişilikti (Hatta, Beyoğlu’nda yıkılan tarihi Emek Sineması‘nın salonu 875 kişilikti).
Şimdi büyükperdede film zevkini ancak IMAX Sistem kullanan sinema salonlarında alabiliyorsunuz ki; Türkiye’de (yanlış bilmiyorsam) bu salonlardan iki tane var ve biletleri de ateş pahası.

Godzilla

Godzilla

Neyse, dağılmayalım… Tan Sineması‘nın özelliği, bilet  fiyatlarının diğer sinemalara göre daha ucuz olması ve gösterimleri Türkçe dublaj olarak yapmasıydı. Matineler ‘devamlı’ydı.
Yeni nesil ‘devamlı’nın ne olduğunu bilmez.
Yani bileti aldıktan sonra herhangi bir zamanda salona girip, filmi ortasından izlemeye başlayabilirdiniz; Taa ki bir sonraki matinede filmi seyretmeye başladığınız noktaya gelinceye kadar.
Çok sevdiğim filmleri iki kere baştan sona seyrettiğimi bilirim.
Sizin koltuğunuza bir başka kişi bilet alıp gelmedikçe filmi izlemeye devam edebilirdiniz.

Dedim ya eve giren para, babamdan kalan bir emekli maaşı.
Günlük harçlığım yetersiz. Ama sinema büyüsü damarlarımdaki kana bulaşmış bir kez…

İşte bu Tan Sineması’nın önü aynı zamanda bir çizgi roman değiş-tokuş merkeziydi.
Nasıl oldu bu, kim başlattı? Bilinmez. Ama öyleydi.

Kapalıçarşı’daki altın borsası gibi bir çizgi roman borsası vardı burada. Herkes okuduğu kitapları, okumadıklarıyla değiş-tokuş ederdi.
Kondüsyonu yüksek ve ciltli kitaplar daha değerliydi.
Bir kitap verip karşılığında iki hatta üç kitap alabilirdiniz.
Veya benim gibi (biraz da değerinin altında bir bedelle) kitabınızı satar, bunu bilet parası yapardınız.
Çok kitap sattım ve çok da film izledim Tan Sineması’nda…

İtalyan spagetti westernlerinin bir dönem en gözde oyuncusu Giuliano Gemma‘yla Tan Sineması’nda tanıştım. Clint Eastwood‘un western sinemasında baş tacı olduğu filmlerini yine Tan’da izledim. Godzilla‘yı da (Japonca orijinali: “Gojira”) ilk kez Tan’da gördüm ve sevdim.
Sayısız Godzilla filmi izlemişimdir Tan’da…

*          *         *

MHGGelelim sadede…

Evet, babamdan bugünlere kadar kalmayı başaran o servetten küçük bir bölümü Çizgi Diyarı platformunda paylaşmaya başladım şimdi.
Kaybettiğim o nadide parçaları ise “Çizgi Diyarı”nın paylaşmayı kendine ilke edinmiş güzel insanları sayesinde tekrar bir araya getiriyorum.

Ne yazık ki bu yeni nesil dijital kitapları koklayamıyorum;
Ama sıcaklıklarını her daim hissediyorum.

Evet, o muazzam serveti bozuk para gibi harcayıp tüketen “Mirasyedi” benim.
Babam ise, şerefle taşıdığım soyadını bana veren
Mehmet Hasip Gürak‘tır…

 

 


Not: Bu yazı Çizgi Diyarı e-dergisinin Ağustos 2015 tarihli 18. sayısında yayınlanmıştır. Derginin tamamını okumak için BURAYA tıklayınız.

 

Yazar hakkında

Halil Gürdal Gürak

1959 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi / Teknik Eğitim Fakültesi / Matbaacılık Bölümü / Reprodüksiyon ana bilim dalı mezunu. Çeşitli tarihlerde Cem Yayınevi, Altan Matbaacılık, Yapı Endüstri Merkezi Yayın Bölümü, NESA Basın-Yayın A.Ş.'de çalıştı ve emekli oldu. Sinema, kitaplar ve çizgi romanlar özel ilgi alanları.

1 yorum

  1. Nadir Kadıoğlu

    Sevgili dostum Gürdal, bu yazıyı daha önce Çizgi Diyarı dergisinde okumuş olmama rağmen nedense bu kez bana daha dokunaklı geldi. Yazının kendimle özdeşleştirdiğim birçok yanı var. Benzer yaşanmışlıklar benzer duyguları yaratıyor. Yeni siteniz için sizi tekrar tebrik ediyorum. Harika bir iş yapmışsınız. Sevgilerimle.
    Nadir Kadıoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir